| Yaşarken .. Karanlığa bir mum yak!. |
Tüm cep telefonu fırsatları için tıklayın !
|
Administrator
|
78'liler... / 1 Türkiye’de 12 Eylül'e giden yol ve 12 Eylül sonrası çok tartışıldı. O dönemin koşulları, terörün nedenleri değişik boyutlarla masaya yatırıldı. O dönemin gençliği için de çoğunlukla kayıp kuşak denildi. Gerek 12 Eylül'ün öncesinde gerekse sonrasında büyük acılar yaşayan bu kuşak gerçekten kayıp mıydı? Mustafa Balbay Cumhuriyet / Yazı Dizisi Türkiye’de 12 Eylül’e giden yol ve 12 Eylül sonrası çok tartışıldı. O dönemin koşulları, terörün nedenleri değişik boyutlarla masaya yatırıldı. O dönemin gençliği için de çoğunlukla kayıp kuşak denildi. Gerek 12 Eylül’ün öncesinde gerekse sonrasında büyük acılar yaşayan bu kuşak gerçekten kayıp mıydı? Bizce değil. 68 hareketinin devamı olarak kendisini devrime adayan bu kuşağın çok büyük hayalleri vardı. Ama bu hayallerin hiçbiri kendileri için değildi. İşçiler için, köylüler için, Türk toplumu içindi. Bu hayallerin yaşama geçirilip geçirilememesi ayrı konu; başlı başına kurulabilmesi bile büyük bir özveriyi gerektiriyordu. Yazı dizisinde 78 kuşağı diye adlandırılan o dönemin gençliğinin neler hayal ettiğini, bunları gerçekleştirebilmek için neleri göze aldığını ve sonrasında nasıl bir sert darbe kayasına çarptığını aktarmaya çalışacağız. Bütün yönleriyle ortaya koymak diye bir iddiamız yok. Hani derin bir tahıl silosundan örnekleme alma yöntemiyle değişik katmanlardan örnek buğday alırlar ya, işte öyle bir çalışma bu. Dizi okura açık. Eksik bıraktığımız ya da farklı baktığımızı düşündüğünüz konular olduğuna inanıyorsanız, sayfa hepimizin. Devrim mutlak, ölüm doğaldı 1977 yılı yazıydı. Aynı mahallede oturduğumuz bir ailenin yakını da benim gibi Ege Üniversitesi Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Yüksek Okulu’nu, bugünkü adıyla İletişim Fakültesi’ni kazanmıştı. Tüm Türkiye’de olduğu gibi Nazilli’de de politik iklim her okulu her semti sarmıştı. Ama üniversite başkaydı... İlk kez karşılaştığım, aynı okulu birlikte okuyacağımız Abdullah’la birlikte otobüse bindik, İzmir’in yolunu tuttuk. Heyecanlıydık... Alacağımız eğitim kadar gireceğimiz ortam da bize heyecan veriyordu. Sol grupların içinde yer alacağımız kesindi. Ama hangisi? O belli değildi... Üniversite ortamı bizi şekillendirecekti... İkimizin de havası oydu... Okul, Bornova’da Tıp Fakültesi binalarının hemen ötesindeydi. Yanında Tıp Fakültesi’nin kadavra bölümü vardı. Arkamızda da baraka kantin. Dev çam ağaçları binalarla devrimci bir kardeşlik içinde yan yanaydı. Okulun ilk günü birinci sınıftaki herkes birbirine mesafeli ama, üst sınıflar herkese yakındı. Devrimci gruplar gelenleri karşılıyor, üniversite hakkında bilgi veriyordu. Bize ilk söylenenlerden biri şuydu: “Dört yıl sonra katılacağınız işsizler ordusuna hazırlık bölümüne hoş geldiniz...” Sistemden umut kesilmiş, her şey devrime endekslenmişti... Abdullah da benim gibi her şeye yabancı... O üniversite yurtlarına yazıldı, ben bir yakınımız aracılığıyla bulduğumuz eve yerleşmek üzere plan yaptım. Bir hafta geçti geçmedi, sınıfa girdiğimde, Abdullah’ın sesini duydum: “Zulüm sığmaz iken köye şehire/Bize mezar oldu kan Kızıldere/Yavuklu yerine çıplak mavzere/Sarıldık ey halkım unutma bizi...” Abdullah tek başına sınıfın bütün sıraları arasında dolaşıyor, kendisini sınavdan geçirircesine marşın sözlerini üzerine basa basa söylüyordu... Marşın bitiminde hemen yenisi ulaklanıyordu: “Dağlar bana geri verin/Mahirimi, Sinanımı...” Bir hafta gibi uzun bir zaman geçmiş ve Abdullah iyi bir Dev-Yol militanı olmuştu. Bunun için gerekli olan ilk şartlardan biri tamamdı; iyi marş söylüyordu. Aynı günün öğle saatlerinde Abdullah, çevre fakülte öğrencilerinin de öğle yemeği için buluştuğu baraka kantinin girişinde bağırarak Dev-Genç dergisini satıyordu. Abdullah, bir ayrıntı değildi. Üniversiteye gelirken politize olmaya hazır hemen her öğrenci aynı durumdaydı. Hemen her grup açısından devrimci olmak için bir hafta yeterli bir süreydi. Birinci şart şuydu: Devrime inanmak. Devrim nasıl olacaktı? Kızıldere olayları, Mahir Çayan’ların öldürülmesi, Deniz Gezmiş’lerin asılması henüz çok sıcak konulardı... Aradan 5-6 yıl geçmişti. Onların başına gelenler, Türkiye’de devrim istemenin bedelinin ne olduğunu da gösteriyordu. Gençlik hareketi içindeki eğilimlerin ortak paydası buydu: Devrim mutlaktı... Bu uğurda ölüm doğaldı! Genç kuşaklar, 68 hareketinin devrim ateşini tam ortasından alıp koşmaya hazır hissediyordu kendini... Abdullah zamanla, ders programı içinde yer alan iktisat konularında hocanın kapitalizmi anlatırken süreyi uzun tutmasını eleştirecek kadar keskinleşti. “Hocam bir dakika” dedi, “yoksul halkı ezen oligarşinin üretim araçlarını sevimliymiş gibi gösteremezsiniz.” Devrim andı sertleşiyor Gençlik 68’in mirasını yemek yerine hızla büyütmek için yaşamını ortaya koyacak derecede özveriyle hareket ederken, bunun yeminini de ihmal etmiyordu. O dönem bütün devrimci grupların ortak devrim andı şöyleydi: “Biz bütün devrimciler olarak sayımızın azlığına, düşmanın çokluğuna bakmadan, bıkmadan, usanmadan kanımızın son damlasına kadar emperyalizme ve faşizme karşı savaşacağımıza ant içeriz.” Bu ant, hemen her forumda, dışa açık her gösteride mutlaka içilirdi. İçeriği de fena değildi ama, kimi grupları tatmin etmedi. 68 kuşağının hayalleri ölümle noktalanınca, 78 kuşağı da hayaller içinden ölüm geçeceğini hem görüyor, yaşıyor.. hem de hissediyordu. Devrimci Yol, bunu andına da taşıdı. Bütün grupların ortak kullandığı andın altına şunları ekledi: “...Bu uğurda ölüm nereden ve nasıl gelirse gelsin, savaş sloganlarımız kulaktan kulağa yayılacaksa, silahlarımız elden ele geçecekse ve başkaları, mitralyöz sesleriyle ve zafer ve savaş naralarıyla cenazelerimize ağıt yakacaksa ölüm hoş geldi safa geldi.” Artık gençlik yeminine ve ölümüne devrime, devrim için mücadeleye hazırdı... 'Tatile çıkmayalım yaz sonu devrim olabilir' Yaşamını ortaya koyacak kadar fedakârlığa hazır olan devrimci gençliğin kafasındaki başlıca sorulardan biri şuydu: - Devrim ne zaman olur? Salt zamanlamayla ilgili saatler süren tartışmalar yaşanırdı. Tarih sorusunun net yanıtlanabilmesi için her kesimin farklı yorumladığı, önkoşullar vardı. Bunlardan biri şuydu: Devrimci durumun oluşması! Bu ne zaman oluşurdu? En yaygın yanıt şuydu: Yönetenlerin artık yönetemez hale gelmesi, yönetilenlerin de durumdan son derece hoşnutsuz olması... Bu iki koşul bir araya geldiğinde, halk da yönlendirilirse, devrimci durum oluşmuş demekti. Üniversite kantinlerindeki köşelerde zaman zaman, devrimin tarihine ilişkin tartışmalar da yaşanırdı. Bunun en yoğun olduğu dönem 1978 ilkbaharıydı. Kanlı 1 Mayıs 77 olaylarının yıldönümünde devrimci kesimde yılgınlık yaşanmamış, tam tersine 1 Mayıs çok daha yaygın biçimde kutlanmıştı. Öldürümler de devam ediyordu, gençler kıyılıyordu ama yılgınlık yoktu. 1978 Mayıs sonuydu... Ege Üniversitesi’nin büyük kantinlerinden birinde 8-10 genç tartışıyordu: - Devrim ne zaman olur? “Ben 2 yıl diyorum...” - Kalır mı o zamana? “Halkımız bizi anlamaya başladı. Yaptığımız eylemler giderek daha yığınsal hale geliyor...” - Ben ikinize de katılmıyorum... Bu iş suyun kaynaması gibidir oğlum... “Ne kaynaması?” - Su 100 derecede kaynar. Örneğin suyun 50 derecede olmasıyla, 90 derecede olması arasındaki fark hemen belli olmaz. Su kaynama noktasına yaklaştı mı, birden kaynamış gibi görünür... Bugün Türkiye’de suyun kaynama noktası yaklaştı. Bu iş birden olacak. Göreceksiniz... “Ben de birden olacak diyorum ama, zaman alacak...” - Arkadaşlar her birinizin söylediği kendi içinde doğru... Ancak daha soğukkanlı bakmamız lazım. Bana sorarsanız, nereden bakarsanız bakın devrime daha 5-6 yıl var... Her bir köşesini farklı devrimci fraksiyonun koruduğu kantin köşelerinde bu tartışmalar süredursun; devrimci grupların birbirini de tartarak vardığı sonuçlardan biri şu oldu: “Türkiye bu yaz çok karışacak. Yazın sonunda her şey olabilir. Belki de devrimci bir sürece girilebilir...” Gruplar birbirinden de etkilenerek üniversitedeki tabanlarıyla şu kararı paylaştılar: “Çok zorunlu olmadıkça bu yaz memleketlerimize gitmeyelim. Yaz sonu devrim olabilir...” 78-79 hatta 80 yılı boyunca gençlik, devrimi kendi kuşaklarının yapacağına o kadar çok inanmıştı ki; 12 Eylül günü sabaha karşı devrimci gençlerden birini annesi uyandırdı: - Kalk yavrum kalk... İhtilal oldu... Birden ayağa kalkan genç, meraklı gözlerle annesine sordu:
1968 yılı niçin bir dönüm noktasıdır? 1968 yılında çoğu ülkede damgasını vuran “gençlik hareketleri” oldu. Gerçekten, Fransa’da o yıl ortaya çıkan ve gelişen gençlik hareketi, birçok Avrupa ülkesine sıçramış, çok geçmeden gelişmekte olan ülkelerin gençliğini de sarmıştır heyecan. O dalganın içinde biz de varız. Ne bir sürprizdi bu, ne bir özenti! Burjuva toplumunun yoğunlaşan bunalımının kendisine neye mal olduğunu kapitalist dünyanın gençliği gitgide açık biçimde görüyordu. Genç hançerelerin bir an gelip haykırışa geçmelerinde; kapitalist toplumun çelişkilerini -bir kez daha- yüksek sesle ilan etmelerinde garipsenecek hiçbir yan yoktu. Fransa başta olmak üzere, çoğu Avrupa ülkesinde, özellikle eğitim sorunlarına -eskisinden çok daha fazla- büyük bir dikkatle eğilmenin yollarını da açmıştır gençlik hareketleri. Kısacası, dersler çıkarılmıştır olaylardan. Ya bizde olup biten? Türkiye’de, gençlik hareketlerinin onurlu bir tarihi vardır; hele hele, 27 Mayıs’ın arifesinde Demokrat Parti gericiliğine karşı gençliğin verdiği mücadele unutulmaz. Ne var ki, 1968 yılı ve onu izleyen yıllarda, gençlik hareketi, bizde, yoğunluğunun yanı sıra apayrı da bir önem taşıyor. Gerçekten, 1968-1969 yıllarında, Türkiye’de üniversite gençliği, akademik kimi sorunlarını çözmek ve üniversite içinde antidemokratik uygulamalara son vermek amacıyla harekete geçmiştir. Ancak, bu hareketler, kısa zamanda gençliğe, kendi sorunlarının ülke sorunlarından soyutlanamayacağı gerçeğini de öğretmiştir. Özetle sorun, bir yerde “toplumun dayandığı temellerin tartışılması”nı da gündeme getirmiştir. Kısacası, kapitalizm tartışılmaya başlanmıştır. Onu tartışmak, gençliğe -ister istemez- sosyalizmin dünyasını göstermiştir. Gerçi, 1961 Anayasası’nın da büyük rol oynadığı düşünce özgürlüğünden yana ortamda, “sola açılış”, 1968 yılından önce genç kafaları da sarmıştı. Ne var ki, gençliğin artık belli bir dünya görüşü, kısacası “Marksizm”i seçmiş olarak, oradan hareketle sorunlara bakışında, 1968 yılı bir dönüm noktasıdır diyebiliriz. Bu bakımdan da önemli, pek önemlidir o yıl. (Server Tanilli) Tüm ikinci el laptop fırsatları için tıklayın ! Paylaş TweetLütfen beğendiğiniz konulara yorumlar yazarak, diğer kullanıcıların takip etmesinde yarar sağlayınız.
Yaşam Oyunu Forum Kuralları Lütfen Açılmayan Resimleri / Kırık Linkleri Bildirin Twitter Retweet ilginç içerik keşfetmek için |
|||||||||

|
Administrator
|
Gönlünü devrime kaptırmış 78’liler için uğrak yerlerinden biri cezaevleriydi. İzinsiz gösteriler, forumlar, yazılamalar cezaevini gerektirmiyordu. Bu eylemlerde yakalananlar bir günlük gözaltının ardından bazen karakolca, bazen de savcılıkça serbest bırakılıyordu. Ancak silah bulundurma, çatışmalarda yakalanma ya da yukarıdaki eylemler nedeniyle sürekli yakayı ele verme farklıydı.
Mustafa Balbay Cumhuriyet / Yazı Dizisi- Cezaevine girmek onur, sevgili edinmek sabıkaydı Bunlar birkaç aylık hapis cezalarını gerektiriyordu. Cezaevinden çıkan bir kişi, büyük bir işlev üstlenmiş lider edasıyla okula gelirdi. Karşılama da öyle olurdu. Etrafında daha çok insan bulunurdu. Kantine gittiğinde de havası başka olurdu. Bir anlamda onur belgesi edinmiş demekti. İçeriden anılar, karşılıklı kahkahalar eşliğinde ballandırılarak anlatılırdı. Cezaevinden çıkanın etrafındakiler, kendisini birkaç kez ziyaret etmiş olurdu. Her ziyaretin önü arkası ayrıca paylaşılırdı. Cezaevine girmenin hukuktaki karşılığı sabıka ise, devrimci hareketteki karşılığı onurdu. Sabıka sözcüğünün devrimcilikte karşılığı ise şuydu: Sevgili edinmek... Olacak iş değil! Hırsızlık değil kamulaştırma Özel yaşam kavramı örgütsel yaşam olarak biçimlenmişti. Yurtlar doğal olarak birlikte yaşama ortamıydı. Her şey ortaklaşa yürütülüyordu. Yerine göre para da birlikte harcanıyordu. Parasız kalınan anlarda üniversiteye ait bir şeyi almak ya da ondan yararlanmak gerekirse buna kesinlikle “hırsızlık” denmezdi. Ya ne denirdi? Kamulaştırma... Ege Üniversitesi’nin meyve bahçeleri başlıca kamulaştırma alanlarından biriydi. Evlerde yaşayanlar için de durum pek farklı değildi. En az birkaç kişi kalınırdı. Tabii tümü aynı siyasetten... Sayı artabiliyordu. Kent dışından misafir gelenler, hareketin özel görev verdiği kişiler bu evlerin doğal konuğuydu. Devrimci grupların içinde yer almayanların da üniversite içinde özgürce dolaşması, örneğin arkadaşıyla el ele tutuşması kabul gören bir şey değildi. Dikkati çeken davranışlar uyarılıyordu. Olmazdı, yakışmazdı... Birlikte dolaşmaya evet ama, ele ele tutuşmak hoş bir şey değildi. Bu denetimden geçen, ama devrimci hareketlerin içinde yer almayanlara genel olarak şu ad takılırdı: Sev-genç! Bütün bu örgütlü kontrole, uyarıya, devrimcilik ateşine karşın kalbe kilit vurulur mu? Elbette vurulamaz... Örgüte haber vermeksizin âşık olanlar gizli gizli buluşur, dışa vurmamaya çalışırdı. Ama er ya da geç bu ortaya çıkardı. İşte o an damga da vurulurdu: “O sabıkalı...” Üniversite gençliğinin temel işlevlerinden biri de işçileri aydınlatmak, gecekondu semtlerini uyandırmaktı. Özellikle gecekondu semtlerinde yapılan çalışmalarda kız öğrencilerin gecekondu gençlerini devrime çekme çabası çoğunlukla yanlış anlaşılırdı. Üniversiteye gidememiş, kalfalık ya da benzer işlerde çalışan delikanlılar karşılarında üniversiteli kızları görünce hemen devrimci olurlardı ama âşık da olurlardı! Devrim nikâhı Önceden izin alınması şartıyla, evlilik zeminli birlikteliklere de büyük ölçüde karşı çıkılmazdı. Önkoşul örgüt yönetiminin bunu onaylaması idi. Hatta bazı gruplar bu onayı “devrim nikâhı” kıyma törenine kadar götürürdü. Devamında resmi nikâh kıyılsa da asıl olan devrim nikâhı idi. Bu evliliklerden çocuklar olduğunda herkesin yüzünü büyük bir sevinç kaplardı. Müjde verilirken “kız oldu-erkek oldu” denmezdi. Şuydu müjde: “Bir devrimci doğdu!” Çocuk daha doğar doğmaz birinci gün geleceğin devrimcisi ilan edilirdi. Hal böyle olunca, çocuğa isim bulmak da zor olmazdı... “Devrim” ne güne duruyor... Sonra “Deniz”, “Mahir”, “Taylan”, “Ulaş”... Sonra “Ürün”, “Atılım”... Önce devrim sonra diploma Üniversiteli devrimci gençliğin önündeki bir başka ikilem de şuydu: Burjuvazinin eğitim sistemini kabul edip diploma sahibi olmak mı, eğitim sistemine karşı da mücadele etmek, gerekirse direnmek mi? Çoğunluk için diploma ikinci plandaydı. Üstelik devrimden sonra zaten her şey yeniden planlanacaktı. O nedenle önceliği devrimci mücadeleye vermek gerekiyordu. Ancak, üniversitede mücadele vermek için üniversiteli olmak gerektiğine göre, bunun asgari şartlarını da yerine getirmeliydi. Hemen her devrimci grubun içinde son derece zeki, üniversite sınavlarına yeniden girdiğinde başarılı olabilecek öğrenciler vardı. Özellikle devamsızlık nedeniyle birkaç yıl üst üste aynı sınıfın öğrencisi olarak kalan gençlerden bazıları yeniden sınava giriyor ve birinci sınıftan başlıyordu. Örgüt kararı böyleydi. Bu yöntemleri benimsemiş öğrencilerin çoğu, üniversiteyi 12 Eylül’den yıllar sonra bitirdi ya da eğitimi yarıda bıraktı. Buna koşut bir başka tartışma da şuydu: Devrimci olmak için ne kadar kitap okumak gerekir? Her grubun kendi “teorisyenleri” vardı. Onlar özeldi. Belli başlı temel kitapların tümünü okumuş ve çok iyi alıntı aktarma ustası olmuşlardı. Karşılıklı tartışmalarda Lenin’in bir kitabının falanca sayfasının ikinci paragrafını aynen ezbere aktarabilen bir teorisyene karşı öteki grubun teorisyeninin de başka bir kitaptan daha uzun bir alıntıyı aktarması gerekiyordu. İlk baskı 5 bin adetti Karşılıklı alıntı yarışması sık sık yumrukların konuşmasıyla noktalanırdı. Ama yine de kitabın çok okunduğu bir dönemdi. Bunu kitabevlerinin büyüklüğünden anlamak da olasıydı. Büyük kentlerin merkezindeki kitabevleri 70’li yıllar boyunca büyük salonlarda hizmet verirken, 12 Eylül’ün ardından adım adım küçüldüler. Ne kadar kitap okunduğuna ilişkin gösterge olması bakımından şu bilgiyi verelim: 2000’li yıllarda sosyal içerikli kitapların bir baskısı bin adet yapılıyor. 1970’li yıllarda ise bu tür kitapların ilk baskısı 5 bin adetti. Bir kitabı birden fazla kişinin okuduğunu da vurgulamak gerek. Kimi uyanıklar, okunmuş, altı çizilmiş kitapları alır, sadece çizili bölümleri okurdu. Böylece hareketin verdiği “okuma öde-vini” yerine getirmiş sayılırdı. Yeniden altını çizelim; bir devrimcinin sözü edilen kitabı okuduğunu ortaya koyması için en önemli kanıt, alıntılar yapmasıydı. O alıntıları ezberleyince iş tamamdı. Kitap okumayı ikincil iş sayanların sık anlattığı fıkralardan biri şuydu: Devrimci olmak için önce temel teorileri bilmek gerektiğini düşünen bir genç okuması şart olan kitapları alıp evine çekilmiş. Günlerce okumaya devam etmiş. Bir sabah sokaktan gelen gürültülerle uyanmış. Pencereyi açıp bakmış, bir de ne görsün; devrim olmuş... İnsanlar sevinçle devrimi kutluyor! Bir de “toplu okumalar” vardı. 8-10 kişilik gruplar, seçilmiş bir kitabı yüksek sesle satır satır okurdu. Sadece okumakla yetinilmez, bölüm sonlarında tartışma da yapılırdı. Tartışılması en çok heyecan veren kitaplar, Çin’den Sovyetler’e, Küba’dan Vietnam’a kadar devrimin başarıldığı ülkelerde bunun nasıl gerçekleştirildiğine ilişkin olanlardı. Özellikle o ülkelerin koşullarıyla Türkiye’ninkini karşılaştırmak ve devrimin bizde de yakın olduğunu hissetmek güzel bir duyguydu. Bundan bütün öğrencilerin hoşlandığı da söylenemezdi tabii. Güvenlik gö-revinde bulunmak üzere saatlerce bir semtte, sokakta beklemek mi; bir saat kitap okumak mı ikileminde çekincesiz birincisine yazılanlar da az değildi! Devrimci-Yol’un tirajı 150 bini aşıyordu Kitabın yanı sıra politik içerikli dergilerin de çok yoğun okuyucu bulduğu bir dönemdi. Dergiler, kent merkezlerinden üniversite kampuslarına kadar pek çok yerde satılıyordu. Örneğin 1977’de yayına başlayan Devrimci-Yol dergisinin tirajı sık sık 150 bini aşıyordu. Sonuç olarak öyle ya da böyle mutlak kitapla, okumakla ilgili bir kuşaktı 78’liler. Deyim yerindeyse; bildiğini okuyan değil, kitap okuyandı. Hariçten gazel okuyan değil; ülkenin, dünyanın bütün sorunlarıyla ilgili bulduğunu okuyandı. Biraz da meydan okuyan bir kuşaktı; eşitsizliğe, yoksulluğa, halkın ezilmesine, emperyalizme... Emperyalizm de öyle çok büyütülecek bir düşman değildi. Evet kaplandı ama... Kâğıttan kaplandı! 78'liler... / 2 'İzmir birinci kordon işçilerinin...' Bir önceki kuşaktan devrime olan inancı tam alan 78 kuşağı, kendisi için hiçbir şey istemiyordu. Zaten devrimin özü de halkın iktidara gelmesiydi. Devrimle birlikte her şey daha eşit olacak ve halk, refahtan payını tam alacaktı. Başlıca yol haritalarından biri şuydu: Üreten biziz, yöneten de biz olacağız! Sendikaların, beyaz yakalı işçilerin bu yöndeki mücadelesine gençlik de omuz veriyordu. O dönemin koşulları içinde gençliğin sendikalara, meslek odalarına başlıca katkısı şuydu: Güvenlik ve afiş-pankart asma... Her iki sorumluluğu da başarıyla ve sonuna kadar üstlendiler. 70’li yılların sonu aynı zamanda büyük grev dalgalarının da yaşandığı dönemdi. Özellikle maden, tekstil iş kollarında yaşanan grevler hem devrimci mücadelenin bir parçası olarak görülüyor hem de iktidarların ülkeyi yönetememe noktasına gelmesini sağladığı düşünülüyordu. Devrimden sonra işçiler zaten en iyi şekilde yaşayacaklardı... Bu inancı paylaşan bir grup genç 1978 yazında İzmir’in Bornova bölgesindeki bir grevi ziyaret etti. Grev çadırında çay içtiler. Ortada asılı radyodan son haberleri dinlediler. Fabrikanın önündeki demir parmaklıklara asılı kararlılık pankartlarını selamlayıp kent merkezine doğru yürüyüşe koyuldular. Gençlerin zaman zaman yaptığı keyifli işlerden biri Bornova’dan Alsancak Limanı’na kadar yürümek, limandan Birinci Kordon’a geçmek, oradan yürüyerek Pasaport İskelesi’ne gelmekti. Orada yorgunluk çayının yanında sohbet-tartışmanın tadına diyecek yoktu. Gençler Alsancak Limanı’ndan Birinci Kordona geçince, deniz havası, martılar, ılık rüzgâr, derin bir nefes aldılar... İçlerinden biri Birinci Kordon’un önü palmiyeli apartmanlarına bakıp yanındakilere seslendi: - Arkadaşlar, devrimden sonra Birinci Kordon’u maden işçilerine verelim... Öylesine içten ve pazarlıksız bir öneriydi ki, genel kabul gördü. Öneriyi getiren de iyi bir paylaşım yapmanın keyfi içinde bir kordona bir denize bakarken, itiraz geldi. Kampustan bir genç dedi ki: - Ben maden işçilerine verilmesinden yana değilim... “Nasıl yani?” - Bence birinci kordonu maden işçileri değil, tekstil işçileri hak ediyor. “Ama en ağır işçilik madencilik... Metal işkolu da öyle...” - Ağır iş olduğunu kabul ediyorum... Tekstil işçilerinin nasıl çalıştığını biliyor musun? “Şimdi tutup kimin işi daha ağır tartışmasına girmenin ne gereği var... İşte metal işçilerini ziyaret ettik. Ne koşullarda çalıştıklarını anlattılar. Üstelik iş kazalarının en yoğun olduğu sektör...” - Tekstil işçileri bazen 15-16 saat çalışıyorlar. Nâzım Hikmet’in Bursa İpek Fabrikası işçileri şiirini okumadın mı? Genç kızların kanıyla ipek dokunuyor, diyor... “Bir de maden ocağının dibini düşün... Bin derecenin üzerine çıkan sıcak ocakların önünde demir köz köz erirken onun karşısında ter dökenleri düşün...” - Ben tekstil işçileri diyorum arkadaş... “Yav sen nereden taktın bu tekstil işçilerine?..” - Geçen hafta Kula Mensucat işçilerini ziyaret etmiştik... Durum anlaşılmıştı... Tartışma Pasaport İskelesi’ne yaklaşıncaya dek sürdü. Pasaport’a doğru tatlıya bağlandı... Birinci Kordon maden işçilerinin olacaktı, Karşıyaka’da deniz kıyısındaki evler de tekstil işçilerinin... Aydınlanma ve Gençlerimiz Aydınlanma hareketimizde, gençlerin özel bir yeri vardır. Her Aydınlanma gibi bizim Aydınlanmamızda da, “ilerleme” düşüncesi, baştacı kavramlar arasındadır: Toplum, durağan bir varlık değildir; akan zamanla beraber değişiyor, değişecek; çünkü bilim ve teknik ilerliyor; insanlığın “altın çağ”ı geçmişte değil, gelecekte. İlerleme kavramı, böylelikle “yarın”lara inanıyor ve -pek doğal olarak da- yarınların insanına; yani “gençlik”e. Aydınlanma hareketimizin Nâzım Hikmet’ten önceki dev şairi Tevfik Fikret, bir şiirinde “Bir gün yapacak fen şu kara toprağı altın; her şey olacak bilim gücüyle... inandım” deyip bilime saygısını dile getirirken; o güzelim “Ferda” (yarın) adlı şiirinde, ilerlemenin tablosunu çizer ve güçlerini belirtir. Nasıl başlıyordu -günümüz diliyle- o şiir? Yarın senin, senin bu yenilik, bu devrim. Herşey senin değil mi ki, zaten? Sen ey gençlik! Ey umudun parlak çehresi... Şiir de “bugünün gençlerine” ithaf edilmiştir aslında. Öyle derler, Atatürk’ün en sevdiği şairmiş Tevfik Fikret. İkisi de Aydınlanma hareketimiz içinde yer alan bu iki insan arasındaki ruhsal ve düşünsel yakınlık pek doğal. Böylece, onun Söylev’in sonunda Cumhuriyeti, kalkıp “gençlik”e emanet etmesinde şaşılacak hiçbir yön yoktur. Söylev’in o parçasında kimi cümlelere takılıp şovenlik yapıldığı gibi bir kanıya da hemen varmayalım; orada dile getirilmek istenen asıl düşünce başkadır. Laik eğitim de, işte bu bağlamda anlam kazanıyordu: Çünkü amaç, “fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür” kuşaklar yetiştirmekti; yani yarınları yaratacak gençliği! ( Server Tanilli ) 78'liler... / 1 78'liler... / 2 Tüm ikinci el laptop fırsatları için tıklayın ! Paylaş TweetLütfen beğendiğiniz konulara yorumlar yazarak, diğer kullanıcıların takip etmesinde yarar sağlayınız.
Yaşam Oyunu Forum Kuralları Lütfen Açılmayan Resimleri / Kırık Linkleri Bildirin Twitter Retweet ilginç içerik keşfetmek için |
||||||||

|
Administrator
|
Devrimci mücadeleyi ve mücadeledeki sürekliliği, kuşaklarla veya kuşak farkıyla anlatmak, şu veya bu oranda eksik ve dolayısıyla yanlış sonuçlar doğurur. Ne var ki bu, çeşitli nedenlerle gündemimize girdi. Mesele salt bir tanımsa, mücadelede sürekliliği ifade eden tüm “8”ler bizi tanımlar. Fakat, 68'liliğin bir kuşak olarak anılmaya başlandığı tarihe ve o ad altında yapılanlara bakıldığında; bunun Mahir'ce, Deniz'ce, İbrahim'ce olduğunu söylemek zordur. 12 Eylül sonrasında ortaya çıkan ve kuşaklar arası sürekliliği değil, bir çeşit kuşak kopmasını yansıtan 68'lileşme; bugün, 78'lilik adına yapılanlarda yansıyacaksa; yani özünü devrimcilik değil emeklilik ifade edecekse; bu çaba Hıdır'ca, İlyas'ça, Erdal Eren'ce, Seyit Konuk'ça ..... olmayacaktır. Bu bağlamda “kuşak dili”yle ifade etmek gerekirse; 78'i yaşatmak ve dolayısıyla tüketmemek, 78'i doğru kavramakla mümkündür. Öncelikle 78'liliğin bir yaş , bir kuşak meselesi olmadığı; yani, ondan öte bir içerik taşıdığı akıldan çıkarılmamalıdır... Yoksa, salt nostaljiyle, aykırılık içerikli söylemle, kuşak dayanışmasıyla yetinen çaba; bilerek veya bilmeyerek, tükenmeyi hızlandıracaktır. Evet, biz 78'liyiz; Deniz'lerin, Mahir'lerin yoldaşıyız . Bugüne dek, miraslarına toz kondurmadık. Ama onları dondurmadık da... İçimize aldık, bağrımıza bastık ve yola devam ettik. Onların antiemperyalizmini, antifaşizmle bütünleştirdik. Onların mücadele haritasına yeni iller, yeni ilçeler, köyler ekledik; çeşitlendirdik, kökleştiği alanları büyüttük. Biz 78'liyiz; çocuklarımıza Mahir, Deniz ismi koymakla yetinmedik. Devrimciliği, 70'li yılların modası olarak görüp bugün yeni modalara kapılanlardan olmadık. Biz 78'liyiz; başkaldırı, isyan bizim işimiz. Gün geldiğinde uysallaşmak, ehlileşmek, sisteme rücu etmek, ihale labirentlerinde değer tüketmek bize yakışmaz. Biz 78'liyiz; biz devrimciyiz. Devrimcilik büyük iştir. Ülkeyi ve dünyayı değiştirme iddiasıdır. Bu iddiadan sonra, sistemin elma şekerlerine kanmak, küçülmektir. Küçülmek bize yakışmaz. Bugün 68'li de 78'li de olmanın kıstası, örgütlü mücadeledir; devrimciliktir. 68'lileri “masum”, 78'lileri “yırtıcı” gösteren tartışma; bizi anlatmıyor. Bu, “kuşakçılık” oyunu oynamaktır. Gerçekte ise, ‘68 gibi ‘78 de bir değerdir. Sınıflar mücadelesinde yerini almanın; sisteme karşı durmanın; devrimi ve sosyalizmi istemenin adıdır. 68'lilik ve 78'lilik bir kuşak olarak görüldüğü ve bir dernek çatısı altına hapsedildiği sürece; pek çok değer gibi o da sulanacak; içi boşalacaktır. Bu nedenle “78'lilik devrimciliktir.” sloganı öne çıkarılmalı; bu olgu, '77-'80 sürecine damgasını vuran Devrimci Hareket 'in teorik ve pratik mirası eşliğinde değerlendirilmelidir. 68'liyiz DEVRİMCİYİZ... 78'liyiz DEVRİMCİ YOLCUYUZ... 78'liler... / 3 78'liler... / 4 78'liler.../ 5 78'liler.../6 78'liler... / 7 78'liler... / 8 78'liler... / 9 78'liler... / 10 78'liler... / 1178'liler.../ 12 Tüm ikinci el laptop fırsatları için tıklayın ! Paylaş TweetLütfen beğendiğiniz konulara yorumlar yazarak, diğer kullanıcıların takip etmesinde yarar sağlayınız.
Yaşam Oyunu Forum Kuralları Lütfen Açılmayan Resimleri / Kırık Linkleri Bildirin Twitter Retweet ilginç içerik keşfetmek için |
||||||||

| Cevapla | « önceki Konu - Yaşarken .. - sonraki Konu » |
| Etiketler |
| 1978, 68'liler, 78 kuşağı, 78'liler, 78liler, devrim, devrimci, devrimciler |
| Seçenekler | Stil |
Normal |